HuzurPinari
Es-Selamu Aleykum HuzurPinarina Hosgeldiniz
Ifk Hâdisesi Huzurmq8
HuzurPinari
Es-Selamu Aleykum HuzurPinarina Hosgeldiniz
Ifk Hâdisesi Huzurmq8
HuzurPinari
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

HuzurPinari

Huzur Bulacağiniz Bi Ortam HuzurPinari
 
AnasayfaAramaKayıt OlGiriş yap

 

 Ifk Hâdisesi

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
**Nur-YüzLüM**
Moderator
Moderator
**Nur-YüzLüM**

Mesaj Sayısı : 64
Kayıt tarihi : 02/05/11

Ifk Hâdisesi Empty
MesajKonu: Ifk Hâdisesi   Ifk Hâdisesi EmptyC.tesi Mayıs 28, 2011 9:15 pm

Ifk Hâdisesi







Zâhiren
îmân etmiş görünüp, hakikatte îmân etmemiş münâfıklar gürûhu, her zaman
her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimiz ve Ashabını rahatsız etmek gayret
ve maksadını taşıyorlardı. Bu maksatlarına muvaffak olmak için de
ellerinden gelen her yola başvurmaktan asla çekinmiyorlardı. Öyle ki
Kâinatın Efendisinin lekesiz, tertemiz mahrem hayatına dil uzatacak
kadar küstah ve âdice hareket edebilme cü’retini bile
gösterebiliyorlardı.


İfk hâdisesi, Hz. Âişe
(r.a.) Validemize münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy tarafından
yapılan iftira hâdisesidir. Hâdise şöyle cereyan etmiştir:


Hz. Âişe’den (r.a.)
öğrendiğimize göre, Resûlullah (a.s.m.) herhangi bir sefere çıkacakları
zaman Ezvâc-ı tâhirat arasında Kur’a çeker, kime düşerse onu
beraberinde götürürdü.110 Benî Müstalık Gazâsında ise Kur’a Hz. Âişe
Validemize çıkmıştı.111

Hâdisenin bundan sonrasını bizzat Hz. Âişe Validemiz şöyle anlatmıştır:

“Resûlullah ile beraber
sefere çıkmıştım. Bu sefer, tesettür âyeti inzâl buyrulduktan sonra
idi. Bunun için ben hevdeçin içinde taşınır, konak yerine de hevdeç
içinde indirilirdim. Bu suretle gittik.


“Resûlullah (a.s.m.) Benî
Müstalık gazâsından dönüyordu. Medine’ye yaklaştığımızda bir konak
yerine indi. Gecenin bir bölümünü orada geçirdi. Sonra göç edilmesini
emretti.


“Hareket emri verildiği
zaman, ben kalkıp ihtiyacımı gidermek için yalnız başıma ordudan
ayrılıp gittim. Kazâ-yı hâcet ederek dönüp bindiğim devemin yanına
geldim. Göğsümü yokladığımda, Yemen göz boncuğundan dizilmiş
gerdanlığımın kopmuş olduğunu farkettim. (Bu gerdanlığı annesi Ümmü
Rumân düğün hediyesi olarak takmıştı.) Dönüp gerdanlığımı aramaya
koyuldum. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Ben öyle
zannetmiştim ki, sefere iştirak etmiş olanlar bir ay bekleseler dahi,
benim devemi, ben hevdeçte bulunmadıkça sevk etmezler. Halbuki yolda
bana hizmet edenler gelip hevdecimi yüklemişler, bindiğim deveyi de
hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdeç içinde sanıyorlarmış.

“Çünkü o zaman kadınlar
hafif idi. İri ve ağır vücutlu değillerdi. Yemek de az yerlerdi. Bu
sebeple hizmetçiler hevdeci yüklemek üzere kaldırdıklarında hevdecin
ağırlık derecesinin farkına varamayarak yüklemişler. Hem ben, küçük ve
zaif bir kadındım. Deveyi sürüp gitmişler.


“Gerdanlığımı, ordu
ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen dönüp ordugâha geldim. Fakat
onlardan kimseyi bulamadım. Hepsi çekip gitmişti. Bende orada evvelce
bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünü yanımın üzerine uzandım.
Hevdeç’te beni bulamayınca, aramak için yanıma gelirler sandım.

“O sırada gözlerimi uyku bürüdü, uyumuş kalmışım.

“Safvan bin Muattal,
ordunun arkasına kalır, halkın mallarını araştırır, bir şey kalmışsa,
kaybolmamak için alıp diğer konak yerine götürürdü.

“Safvan, askerin
arkasından yürüyerek, sabaha karşı bulunduğum yere doğru gelmiş. Uyuyan
bir insan karaltısı görünce, gelip başucuma dikilmiş ve beni görür
görmez tanımış. Çünkü, bize hicâb âyeti inmeden evvel, onun beni
görmüşlüğü vardı.


“Safvan, beni görünce
şaşırarak ‘İnna lillahi ve inna ileyhi racîun [Biz Allah'ın kullarıyız
ve muhakkak Ona dönüp varıcıyız]‘ dedi.

“Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm.
“Vallahi, onunla ne bir
kelime konuşmuşuzdur, ne de ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn’
ifâdesinden başka ondan bir kelime işitmişimdir.

“Bundan sonra Safvan,
devesini ıhdırdı. Beni, binsin diye ayağını devesinin ön ayağına bastı.
‘Bin’ dedi ve kendisi geri çekildi.

“Ben de hemen kalkıp
deveye bindim. Kendisi de devenin başını, yularını çekerek askere
yetişmek için sür’atle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin
arkasından yetişemedik.

“Nihayet asker, konak
yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan’ın, devemin yularını
çekerek konak yerine getirdiği görüldü.”112


Başmünafığın Durumu Değerlendirmesi

Safvan bin Muattal, Hz.
Âişe Validemizi deve üzerinde getirirken, münafıkların başı Abdullah
bin Übeyy’le karşılaşmışlardı. Abdullah bin Übeyy, “Bu kimdir?” diye
sordu.

“Âişe’dir” dediler.
Kavmi arasında itibarı
oldukça sarsılan, bütün nazarları menfi şekilde üstüne toplamış bulunan
başmünâfık bu masum hâdiseyi diline dolamak istedi. Bu meş’um niyetini
hemen orada izhar etti:

“Vallahi” dedi, “ne Âişe, o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam, Âişe’den dolayı kurtulur.
“Daha bir sürü alçakça laf etti.113

Ordugâh, başmünâfık Abdullah bin Übeyy bin Selûl’ün yaptığı iftira ile çalkalandı.
İşte, gerçek mânâda bir
mü’min ve Müslüman olan, hattâ erkeklik özelliğinden bile mahrum
bulunan Safvan bin Muattal da dininin gereği olan bu vazifeyi yapmıştır.

Ne var ki, kalblerinde
hastalık bulunan, dilleriyle îmân ettik deyip, kalben îmân erişmemiş
bulunan ve işleri güçleri mü’minleri birbirine düşürmek olan
münafıklar, hususan Abdullah bin Übeyy bin Selûl, bunu bir ganimet
bilmiş ve diline dolayarak Hz. Âişe Vâlidemize şen’ice iftirada
bulunmuştur. Maksadı üzerine toplanan nazarları dağıtmak, Resûl-i
Kibriyâ Efendimizin nazik ruhunu rencide etmek ve Müslümanları
birbirine düşürmek, onların birbirine karşı olan itimatlarını sarsmaktı.


Hz.Âişe Söylenenlerden Uzun Müddet Habersizdi

Münafıkların reisi
Abdullah bin Übeyy’in başlattığı, Hassan bin Sabit, Mistah bin Üsâse,
Hamne binti Cahş ve halktan bazı saf Müslümanların, münâfıkların
tuzağına düşerek etrafa yaydıkları iftira hâdisesinden Hz. Âişe’nin
uzun bir müddet haberi olmamıştı. Bu hususu Hz. Âişe (r.a.) şöyle
anlatır:

“Medine’ye gelince ben,
çok geçmeden ağır bir hastalığa [humma] tutuldum. Bir ay çektim. Meğer
bu esnada halk arasında Ashab-ı İfk’in iftirâları dolaşıyormuş. Ben ise
olanlardan bütünüyle habersizdim. Aleyhimdeki iftirâları Resûlullah’la
annem ve babam da duymuşlar, fakat bana hiçbir şeyden bahsetmiyorlardı.


“Yalnız hastalığımda beni
şüphelendiren bir husus vardı: Nebî’den (a.s.m.) daha önce
hastalandığım zamanımda görmüş olduğum lütuf ve şefkatı bu hastalığım
esnasında görmüyordum. Ve adımı bile zikretmeden ‘Hastanız nasıl?’
diyor ve bununla iktifâ ediyordu. Benim, iftiracıların uydurduklarından
hiç haberim yoktu.”116

Söylenenleri Hz.
Resûlullah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe’nin anneleri duymuş olmasına
rağmen, Hz. Âişe’ye bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak yukarıda
zikrettiğimiz şekilde Hz. Resûlullahın kendisine karşı tavrından Hz.
Âişe endişe duyuyor ve üzülüyordu. Fakat, bunun sebebinden haberi yoktu.


Hz. Âişe, İftirâyı Nasıl Ve Kimden Öğrendi?

Hz. Âişe, iftirayı kimden ve nasıl öğrendiğini de şöyle anlatır:
“Aradan yirmi küsûr kadar gece geçmişti. Hastalığımı atlatmış, nekâhet devresine girmiştim.
“Bizler, o zaman Arap
olmayanların evleri yanında edindikleri şu helâları, kokusundan
tiksindiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine’nin
kırlarına çıkardık. Kadınlar, her gece oraya ihtiyaçlarını gidermek
için çıkarlardı.


“Ben, yine bir gece
Mıstah bin Üsâse’nin annesi ile, hacet giderme yerimiz olan Menası’
tarafına çıkmıştım. Mıstah’ın annesi, çarşafına takılarak düşünce,
‘Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!’ diyerek oğluna bedduâ etti.

“Ben, ‘Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?’ dedim. Sustu, cevap vermedi.
“İkinci kere ayağı dolaşıp düştü. Yine; ‘Mıstah, yüzünün üstüne düşsün, kahrolsun!’ diye bedduâ etti.
“Ben, ‘Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?’ dedim. Yine susup cevap vermedi.
“Üçüncü kere düştü. Yine; ‘Mıstah, yüzünün üstüne düşsün, kahrolsun!’ diye bedduâ etti.
“Ben yine ‘Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?’ Bedir Savaşında bulunmuş bir zata sövülür, bedduâ edilir mi?’ dedim.
“O, ‘Vallahi, ben, ona senin aleyhinde söylediklerinden dolayı bedduâ ediyorum’ dedi.
“O, neler söylemiş?’ diye
sordum.”Bunun üzerine, Mıstah’ın annesi, iftiracıların söylediklerini
bana teker teker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi.


“Vallahi, üzüntümden
hacetimi gidermeye bile güç yetiremedim ve döndüm. O kadar ağladım ki,
ağlamaktan ciğerlerim kopacak, parçalanacak sandım.”117


Hz. Âişe Annesinin Evinde

Hastalığında Hz. Âişe’ye annesi Ümmü Rumân bakıyordu.
Birgün yine Resûlullah,
selâm verip yanına girdi. Hz. Aişe’nin ismini zikretmeden, “Hastanız
nasıldır? diye sordu. Başka da hiçbir şey konuşmadı.

Hz. Âişe der ki: “Artık
kendimi tutamadım, ‘Yâ Resûlallah! Şimdiye kadar görmediğim eziyeti
görüyor ve çekiyorum. Bana müsâade etsen de annemin evine gitsem.
Hastalığıma orada bakılsa olmaz mı? dedim.

“Resûlullah, ‘Gitmende bir mahzur yok’ dedi.
“Ben, ebeveynimin yanına gidip, aleyhimdeki haberin iç yüzünü anlamak istiyordum.
“Resûlullah, yanıma bir hizmetçi katıp, beni babamın evine gönderdi.
“Annem, ‘Kızcağızım, sen niçin geldin?’ diye sordu.
“Anneciğim dedim, “halk, benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana hiçbir şey sızdırmadınız?
“Annem ‘Kızcağızım,’
dedi, ‘sen kendini hiç üzme. Sıhhatini düşün. Vallahi, bir kadın senin
gibi güzel ve kocasının yanında sevgili olsun ve onun birçok ortakları
bulunsun da onu kıskanmasınlar ve onun aleyhinde bir takım laflar
çıkarmasınlar, bu pek nâdirdir.’

“‘Babamın, bundan haberi var mı?’ dedim.
“‘Evet’ dedi.
“‘Resûlullahın da haberi var mı?’ diye sordum.
“‘Evet’ dedi.
“Kendimi tutamadım ağladım. Babam, damda Kur’ân okuyordu. Sesimi duyunca, indi.
“Anneme ‘Nedir bunun hâli’ diye sordu.
“Annem, ‘hakkındaki dedikodulardan haberi olmuş’ dedi.
“Babamın da gözleri yaşla doldu. O gece, sabaha kadar hep ağlayıp durdum.”118

Peygamberimizin Ashabıyla istişâresi

Resûl-i Ekrem Efendimiz,
Hz. Âişe aleyhinde yapılan iftirânın etrafta konuşulduğu günlerde
vakitlerinin çoğunu evinde geçiriyor, pek dışarı çıkmıyordu.

Konu ile ilgili vahyin gelmesi gecikince, Ashabıyla konuştu, onların fikirlerini aldı.

Hz. Ömer fikrini şöyle ifade etti:
“Yâ Resûlallah! Hâşâ! Bu büyük bir bühtan ve iftirâdır. Kesinlikle biliyorum ki, bu, münâfıkların yalanlarından birisidir.
“Allahü Teâlâ, bedeninize
sinek kondurmaktan sizi koruyor. Bedenini böyle pisliklere konan
sineklerden bile muhafaza eden, onları bedenine yaklaştırmayan Allah,
nasıl olur da âileni, böyle kötülüklere bulaşmaktan korumaz?”


Hz. Osman ise görüşünü şöyle açıkladı:
“Yâ Resûlallah! Allah,
üzerine insan ayağı basmasın, yahut yeryüzündeki pislikler üzerine
düşmesin diye gölgenizi yere düşürmekten korumaktadır.

“Böyle gölgenizi bile hiç
kimseye çiğnetmezken, nasıl olur da sizin âilenizin namusunu herhangi
bir kimsenin kirletmesine meydan ve imkân verir?”


Hz. Ali de kanaatini şöyle ifâde etti:
“Yâ Resûlallah! Bir gün
bize namaz kıldırıyordun. Namaz içinde iken, ayakkabılarını
çıkartmıştınız. Size uyarak biz de çıkartmıştık.

“Namaz bitince,
ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştun. Biz de sana uymuş
olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz; ‘Temiz
olmadıkları için, onları çıkarmamı bana Cebrâil emretti’ demiştiniz.

“Böyle ayakkabılarına
bulaşan pislik, size bildirildiği ve onları pislik bulaşığından dolayı
çıkarmanız size emredildiği halde, âilenize, namus kirletecek
kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size
emredilmesin, olur mu hiç?”119


Resûl-i Ekrem Efendimiz bu arada, Hz. Âişe Vâlidemizin hizmetçisi Hz. Berire’nin de görüşünü sordu.
Hz. Berire, ” Yâ
Resûlallah,” dedi, “seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin
ederim ki, ben onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum. Onun
hakkında kusur olarak sadece şunu söyleyebilirim: Kendisi çok genç bir
kadındı. Ev halkının hamurunu yoğururken uyuya kalırdı da, evde
beslenilen koyun gelir, hamurunu yerdi.120


Hz. Zeyneb (r.a.)
Peygamberimizin zevceleri arasında güzelliği ve Efendimiz yanındaki
mevkii ile kendisini Hz. Âişe Vâlidemizle eşit görür ve zaman zaman
rekabet ederdi. Buna rağmen Hz. Âişe hakkında bu hususta en küçük bir
kötü zanna kapılmamış, Resûlullah bu hususta onun görüşünü sorunca, şu
cevabı vermişti:

“Yâ Resûlallah! Ben
işitmediğimi ‘işittim’ demekten, kulağıma gelmeyeni ‘duydum’ demekten
kulağımı; ve görmediğimi ‘gördüm’ demekten gözümü korurum. Vallahi, ben
onun hakkında hayırdan başka hiçbir şey bilmiyorum.”121


Peygamberimizin Hitâbesi

Aslında Resûl-i Ekrem
Efendimiz, zevcesi Hz. Âişe’nin böyle bir isnaddan uzak olduğunu çok
iyi biliyordu. Ancak böylesine hâince ve sinsice plânlı bir iftiranın
halk arasında yayılması, kendisini son derece üzmüştü. Bu, Hz. Âişe’ye
karşı ister istemez tavrını değiştirmesine sebep olmuştu. Nitekim,
mescidde irad ettiği hutbede bunu açıkça ifade ediyordu:


“Ey Müslümanlar cemâatı!
Âilem aleyhindeki iftirasıyla beni üzüntüye düşüren bir şahsa karşı
bana kim yardım eder? Halbuki, vallahi ben, âilem hakkında hayırdan
başka bir şey bilmiyorum. İftiracılar öyle bir adamın ismini de ileri
sürdüler ki, ben onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum.”122


Peygamberimizin, Hz. Âişe İle Konuşması

Hz. Aişe’ye iftirâ
edilişin üzerinden bir ay gibi uzun bir müddet geçmiş olmasına rağmen,
Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.m.) bu hususta herhangi bir vahiy inmedi.

Mescidde Ashabına irad
ettiği hitabesinden birkaç gün sonra Hz. Ebû Bekir’in evine vardı.
Selâm verdikten sonra, Hz. Âişe’nin yanına oturdu ve şöyle dedi:

“Ey Âişe! Hakkında bana
şöyle şöyle sözler erişti. Eğer sen bu isnadlardan uzak isen, yakında
Allah, seni onlardan beri ve uzak tuttuğunu açıklar. Yok eğer böyle bir
günaha yaklaştınsa, Allah’tan af dile ve Ona tevbe et! Çünkü kul,
günahını itiraf ve sonra da tevbe edince, Allah da ona afv ile muamele
buyurur.”

Hz. Âişe o andaki durumunu da şöyle anlatır:
“Resûlullah (a.s.m.)
sözlerini bitirince gözümün yaşı kesildi. Öyle ki, göz yaşından birtek
damla bulamıyordum. Hemen babama dönüp, Resûlullaha bu hususta benim
tarafımdan cevap ver’ dedim.

“Babam, ‘Vallahi kızım! Resûlullaha (a.s.m.) ne diyeceğimi bilemiyorum’ dedi.
“Sonra anneme döndüm, Resûlullaha bu hususta benim tarafımdan cevap ver’ dedim.
“O da, ‘Vallahi, ben de Resûlullaha ne diyeceğimi bilmiyorum’ dedi.”123
Baba ve annesi
Resûlullaha herhangi bir cevapta bulunmayınca, Hz. Âişe bizzat konuşmak
mecburiyetinde kaldı. Şehâdet getirip, Cenâb-ı Hakka hamd ve senâda
bulunduktan sonra, “Vallahi,” dedi. “Ben anladım ki, siz halkın yaptığı
dedikoduyu işitmişsiniz. Hattâ, onlara inanmış gibisiniz!

“Şimdi, ben, size o kötülükten uzağım, desemki Allah biliyor, uzağımdır beni doğrulamazsınız!
“Farazâ, ben, kötü bir iş yaptım(!) desem ki Allah biliyor, ben böyle bir şeyden uzağım siz, beni hemen tasdik edersiniz!
“Vallahi, ben kendim için
de, sizin için de Yâkub’un (a.s.) oğulları ile olan misâlinden başka
getirecek misâl bulamıyorum. Nitekim, zaman o, ‘… Artık, bana düşen
güzel bir sabırdır. Söylediklerinize karşı ancak Allah’tan yardım
istenir’124 demişti.”125


Peygamberimize Vahyin Gelişi

Henüz Resûl-i Kibriyâ
Efendimiz yerinden kalkmamıştı. Ev halkından da hiç kimse dışarı
çıkmamıştı. Peygamber Efendimize hemen orada vahiy geldi. Hz. Âişe o
ânı da şöyle anlatır:

“Resûlullahı, vahyin
ağırlığı ve şiddetinden terlemek gibi vahiy alâmetleri bürüdü. Nitekim,
vahiy sırasında kış günleri bile kendisinden inci tanesi gibi ter
dökülürdü.

“Resûlullahın (a.s.m.) üzerine elbisesi örtüldü. Başının altına da deriden bir yastık konuldu.
“Vallahi, ben ne korktum,
ne de aldırış ettim. Çünkü, o fenalıktan uzak olduğumu ve Allah
Teâlanın bana zulmetmeyeceğini biliyordum.

“Annemle babamın ise,
halkın ağzında dolaşan dedikodular, Allah tarafından doğrulanacak diye,
korkularından ödleri kopuyor, cansız düşüvereceklerini sanıyordum.”126

Vahiy hâli, Resûl-i
Kibriyâ Efendimizin üzerinden kalkınca, sevincinden gülüyordu. Hz.
Âişe’ye, “Müjde ey Âişe! Yüce Allah, seni kesin olarak tebrik etti!
Yapılan iftiradan beri ve uzak kıldı” dedi.127 Hz. Ebû Bekir de son
derece sevindi. Yerinden kalkıp kızı Hz. Âişe’nin başını öptü.


İnen Âyetler

Cenâb-ı Hak, konu ile ilgili olarak Resûlüne indirdiği âyet-i kerimelerde şöyle buyurdu:
“İftirâyı atanlar,
içinizden bir zümredir. Bunu sizin için bir şer saymayın. Aslında bu
sizin için bir hayırdır; böyle imtihanlar sizin sevâba erişmeniz için
birer vesile teşkil eder. İftirâ atanların herbirinin, o günahtan
kazandığı bir hisse vardır. Onlardan günahın büyüğünü üzerine alan
kimse için ise pek büyük bir azap vardır. “O iftirâyı işittiğinizde,
mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların, kendileri hakkında hayır
düşündükleri gibi mü’min kardeşleri hakkında da hayır düşünerek, ‘Bu
apaçık bir iftirâdır” demeleri gerekmez miydi?


“Bu iftirâyı ispat etmek
için dört şâhit getirmeli değiller miydi? Mâdem şâhit getirmediler; o
halde Allah katında onlar yalancıların tâ kendileridir.

“Eğer dünyada ve âhirette
Allah’ın lûtuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içine daldığınız şey
yüzünden size pek büyük bir azap dokunurdu.

“O zaman siz o iftirâyı
dilden dile naklediyor ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağzınıza alıp
söylüyor, bunu da basit bir iş sayıyordunuz. Halbuki o, Allah katında
pek büyük bir günahtır.


“Onu işittiğinizde, ‘Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftirâdır’ demeniz gerekmez miydi?
“Gerçek mü’minlerseniz, Allah size bir daha böyle bir günaha aslâ dönmemenizi öğüt veriyor.
“Âyetlerini de Allah size böylece açıklıyor, Allah herşeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapandır.
“Îmân edenler hakkında
çirkin söz ve hareketlerin yayılmasından hoşlananlar için dünyada da,
âhirette de pek acı bir azap vardır. Allah herşeyi bilir; siz ise
bilmezsiniz.

“Eğer üzerinizde Allah’ın
lûtuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah pek şefkatli ve pek merhametli
olmasaydı, helâk olup giderdiniz.”128


Böylece Cenâb-ı Hak vahiy
ile Hz. Âişe hakkında söylenenlerin bir iftirâdan ibaret olduğunu haber
vererek, hem Resûlünün temiz ruhunu ve pâk vicdanını üzüntüden
kurtardı, hem Hz. Ebû Bekir’in şahsiyetinin küçük düşürülmesine müsâade
etmedi, hem de Müslümanlar arasında zuhur eden fitne ve fesadın
büyümesine fırsat vermedi.


En Üstün Berâet

Birgün Hz. Abdullah bin Abbas’tan Hz. Âişe (r.a.) ile ilgili âyetlerin tefsiri sorulmuştu. Şu izahta bulunmuşlardı:
“Yüce Allah, dördü, dört şeyle berâet ettirmiş, yapılan iftirâlardan onları temize çıkarmıştır:
“1.Hz. Yûsuf u, Züleyhâ’nın kendi ehlinden getirilen bir şâhidin dili ile berâet ettirmiştir.
“2.Hz. Mûsâ’yı, Yahudîlerin dedikodularından, elbisesini alıp getiren taşla berâet ettirmiştir.
“3.Hz. Meryem’i, kucağındaki oğlunu dile getirip, ‘Ben Allah’ın kuluyum’ diye söyletmek sûretiyle temize çıkarmıştır.
“4.Hz. Âişe’yi ise, Yüce
Allah, kıyâmete kadar bâkî kalacak kadar i’câzkâr kitabı Kur’ân’daki o
azametli âyetlerle berâet ettirmiştir ki, bu derecede belâgatlı temize
çıkarmanın benzeri görülmemiştir. Bakınız ki, bununla diğer berâet
ettirmeler arasındaki büyük ve üstün farkı görünüz.

“Yüce Allah, bunu ancak Resûlünün mertebesinin yüceliğini ortaya koymak için yapmıştır.”129

İftirâcıların Cezaya Çarptırılmaları

Resûl-i Ekrem Efendimiz,
konu ile ilgili vahiy geldikten sonra çıkıp halka bir hutbe irâd etti.
Sonra da gelen Kur’ân âyetlerini onlara okudu.

Bilâhare, yapılan
iftirâyı dilleriyle yaymakta en çok ileri giden Mıstah bin Üsâse,
Hassan bin Sâbit ile Hamme binti Cahş’a had vurulmasını emretti.
İftirâcılara had olarak seksener kamçı vuruldu.130
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
canyoldasi
Admin
Admin
canyoldasi

Mesaj Sayısı : 272
Kayıt tarihi : 01/05/11

Ifk Hâdisesi Empty
MesajKonu: Geri: Ifk Hâdisesi   Ifk Hâdisesi EmptyPaz Mayıs 29, 2011 9:17 am

elline yüregine saglik emegin icinde allah razi olsun



Sen verdikçe, dost görünen çok olur
Iste de gör hepsi birden yok olur
Sen kendi kendine yetmeyi ögr...en
Tüm dünyanin malina gönlün tok oLur
Ifk Hâdisesi Dnvm88n2
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ifk Hâdisesi
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
HuzurPinari :: ^^ISLAMI KONULARI^^ :: Peygamberimizin (sav) Hayatından Öyküler-
Buraya geçin: